nailedrk 3 Takipçi | 5 Takip
Kategorilerim

Kent Kültürü

Kültür ve Sanat

Ropörtaj

Diğer İçeriklerim (5)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (3)
07 02 2014

Tutkulu Bir Gençlik Yazarı: Ömer Sevinçgül

Tutkulu Bir Gençlik Yazarı: Ömer Sevinçgül |  görsel 1

ANI YAKALAYAN YAZAR!

 

Gençliğe yönelik, gençlik yazarı olarak bilinen Ömer Sevinçgül ile keyifli bir röportaj yaptık. Kendisine mail yoluyla ulaştım, beni kırmadı ve teklifimi kabul etti. Beni ofisine davet etti, ofisinde kahvelerle çikolatalarla ağırladı, tatlı yedik, tatlı konuştuk. Timaş Yayınlarının bünyesinde oluşan Carpe Diem’in kurucularındandır kendileri. Gençliğimizin sorunlarına, dertlerine ışık olan, gençlik ile kafayı bulmuş yazarımızın hedefi genç dimağlara umut olmak. Romanları, hikayeleri ve denemeleriyle tanınan yazarımız aynı zamanda ekibi ile birlikte Adı Yok dergisini her mevsim okurlarına sunmakta. Sanatıyla eserleriyle güzeli anlatan ve güzele yönlendiren yazarımız tatlı diliyle güzel güzel konuştu, ben de dinledim. “Herkes hissettiği yaştadır” diyen gönlü genç yazarımızı buyurun yakından tanıyalım.

 

Naile Direk: Biraz Kendinizden Bahseder misiniz?

 

Ömer Sevinçgül: İsmim Ömer Sevinçgül. Her şeyden önce insanım. Bu dünyada yaşıyorum. Yazar olmaya on beş yaşında karar vermiştim fakat daha sonra liseyi bitirdim üniversiteyi bitirdim, mühendisim ben ama bu arada yazmaya devam ettim. Üniversite bittikten sonra daha da yoğunlaştırdım yazma işlemini. Şuanda yayımlanmış yirmi üzerinde kitabımız var. Bunlardan bir kısmı İngilizceye çevrildi Arnavutçaya, Boşnakçaya… Yazmaya da devam ediyorum.

 

N.D: On beş yaşında yazar olmaya karar verdim dediniz ama yinede mühendislik okudunuz. Bunlar zıt değiller mi? Nasıl oldu?

 

Ö.S: O dönemde zaten bu kadar bilinçli değildim. Ben mühendisliğin yazarlığa mani olmayacağını da düşünüyorum. Hatta yazar olmak için edebiyat okumak lazım diye bir algı var bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Edebiyattan uzak bir bölüm okumak insanın yazmaya, sanata olan tutkusunu daha da artırıyor. Özletiyor hatta. Mühendisliğin bana katkıları oldu. Mesela sağlam düşünmeyi, ayağı yere sağlam basan fikirler üretmeyi, muhakeme gücümü artırdı. Bilimle meşgul olmaktan gelen malumat ayrıca faydalı oldu bana. Dolayısıyla bir sıkıntım olmadı mühendislik okuduğum için. Bir süre mühendislik yaptım. On yıl kadar. Daha sonra yayıncılık işine girdim. Ve hala daha yazmaya, bir şeyler yayınlamaya devam ediyorum.

 

N.D: Kitaplarım birkaç dile çevrildi demiştiniz. Yurtdışında en çok hangi ülkede rağbet görüyor kitaplarınız?

 

Ö.S: Şuanda en çok Almanya’da. Almanya’da ki bir yayınevi kitaplarımı tercüme edip yayınlıyor. Dört tanesi yayınlandı. Devam edecek inşallah bundan sonra. Üç ayda bir, iki ayda bir bazen dört ayda bir de gidiyorum. En son Azerbaycan’a gitmiştim. Orada da altı kitabımı çevirip yayınlamaya karar verdiler.

 

N.D: Kitaplarınız daha çok gençliğe yönelik. Neden gençliğe yönelik eserler vermeye ihtiyaç duydunuz? Bu fikir nasıl oluştu?

 

Ö.S: Ben üniversite yıllarından beri gençlerle meşgul oluyordum. Gençlerin arayışlarının daha çok olduğunu düşünüyorum. Hayatta bulduğum, önemine inandığım, bana faydası olan bazı fikirleri, duyguları gençlerle paylaşmanın daha yararlı olacağını düşündüm. Henüz kemikleşmemiş, daha taze ve kendi yollarlını arama durumundalar. Bundan dolayı da memnunum.

 

N.D: Siz dışardan baktığınızda bugünkü gençleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Ö.S: Benim için gençler diye tamamen homojen bir kitle yok. Genç var, genç var. Daha on üç- on beş yaşında olmasına rağmen kitap okuyan, düşünen, arayan, soran gençlerde var. Tamamen oyunda oynaşta olan gençlerde var. Mesela kızlar daha erken arayışlara giriyorlar. Daha ilgililer sanata, edebiyata. Daha duyarlılar. Bunu gözlemliyorum. Dolayısıyla böyle tamamen birbirinin fotokopisi olan bir gençlikten söz edilemez. Fakat bazı temel özelliklerde yok değil. Mesela eskiden gençler hep belli bir taraftan rüzgar alırlardı. Anne ve babasına bakarlardı, çevresinde hayran olduğu insanları kendilerine model alırlardı. Onlara benzerlerdi aman içerisinde. Fakat şimdi öyle değil. Dünyanın her yerinden rüzgar alıyorlar. Facebook, twitter, internet imkanları, televizyonlar vs. ve bunlarda yeni bir neslinde doğmasına sebep oldu. Mesela daha az sabırlılar. Vefa duyguları eskisi kadar sürekli olamayabiliyor çünkü devamlı değişen bir dünyadalar. Bir bakıyorsun Youtube’da bir video bir hafta konuşulabiliyor sonra unutuluyor. Hayatta da böyle olduğu zannı var. Böyle değil tabi hayat. Sanal dünya çok fazla hükmediyor gençler üzerinde. Ben elimden geldiği kadar kalıcı değerler üretmeye çalışıyorum. Kalıcı değerlerle onların yüzleşmesini arzu ediyorum. Ezelden ebede kadar her zaman lazım olabilecek temel konulara, temel insani değerlere sanatımın hizmet etmesi gerektiğini düşünüyorum. Aldığı aile terbiyesi, okuduğu kitaplar bir çok gence tesir ediyor. Hakikaten fevkalade güzel gençlerimiz de var. Öbürleri de inşallah zamanla bu kitapları okuyarak düzelecekler.

 

N.D: Öbürleri dediğiniz gençlere ne önerirsiniz? Sadece kitap mı okumaları lazım?

 

Ö.S: Kitap önemli tabi. Ama modeller de önemli. Yani inandığı değerleri yaşayan, doğru bildiği değerleri hayatına tatbik eden, örnek olabilecek insanların olması çok önemli. Özellikle anne ve babaların, ağabeylerin, ablaların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ama tabi kitap, internet ortamına oranla daha kalıcı, dost, geceler boyu beraber olabileceği bir arkadaşı. Eğer edebi lezzet veriyorsa, dili ve üslubu güzelse okuyorlar ve seviyorlar zaten. Nitekim Carpe Diem yayınevi böyle kitaplar yayınlamaya gayret ediyor. Türkiye’de kurulmuş ilk gençlik yayınevidir bu. Adı Yok dergisi de gençlere hitap eden bir dergi olarak doğdu. Hala daha bu misyonunu da sürdürüyor. Zaten Carpe Diem, Adı Yok’un bir meyvesi oldu. Biz 1996’dan beri ekibimizle tamamen gençlere dönük çalışıyoruz.

 

N.D: Siz ekip olarak daha çok lise gençliğine mi yöneliyorsunuz?

 

Ö.S: Benim gittiğim okullardan, fuarlardan ve bana mail yazanlardan anladığım kadarıyla on yaş üzeri gençliğe hitap ediyoruz. Bunun içinde ortaokul da var, lise de var, üniversite de var. Hatta üniversiteyi bitirmiş olup ta genç kalan pek çok insan var. Ben gençliği sadece biyolojik olarak ta görmüyorum. Ümitleri, beklentileri, hayalleri olan insan gençtir. Kaç yaşında olursa olsun. Onun için kendime ebedi gençlik kitapları yazarı diyorum. Öyle insanlarda var ki, daha yirmisine varmadan hayalleri kurumuş, ümitleri sönmüş bir hali var. Bunları da yaşlanmış olarak görüyorum.

 

N.D: Kitaplarınızda, derginizde, sitelerinizde gençleri yazmaya teşvik ediyorsunuz. Mesaj kutularınız doluyor mu? Gençler rağbet ediyor mu?

 

Ö.S: Çok fazla mail geliyor. Ben internet ortamında sadece kendi sitemden ve Twitter’dan hitap ediyorum. Facebook vardı ama kapattım çünkü meşgul olamıyorum. Mesaj gönderen, mail gönderen çok oluyor. Yani böyle bir talep var. Hepsine de kısa da olsa cevap veriyorum mutlaka. Güzel bir diyalog var. Ben onlara bir şeyler üretmeye çalıştıkça, onlar da bana bir şeyler üretiyorlar.

 

N.D: Projelerinizde, gençlerin fikirlerini alıyor musunuz? Bünyenizde çalışan gençler var mı?

 

Ö.S: Önceden Adı Yok’a yazılar gönderen yazarlarımız şimdi sonradan Carpe Diem’de kitapları olan yazarlardır. Mesela şuanda bize gelen dosyaları genç insanlara okutuyoruz. Onların fikirlerini alıyoruz, önemsiyoruz. Bende şahsen kitaplarım hakkında onların fikirlerini soruyorum. Mesela kapak tasarımı yapıldığı zaman, hangi kapağa karar verelim, hangi ismi koyalım diye gençlere soruyoruz. Fuarlarda anketler düzenliyorum mesela. Sekiz-on tane isim koyuyorum. Onlardan birini seçiyorlar. Veya kapakları sergiliyoruz onlardan birini seçiyorlar. Çünkü onlara hitap eden kitaplar bunlar. Onların bu konudaki fikirleri önemli…

N.D: Adı Yok dergisinin en son sayısında bir baharın geleceğinden ama gelmeden önce fırtınaların olacağından bahsediyorsunuz. Bu baharında ancak birlik oluşturduğumuzda şahlanacağını söylüyorsunuz. Bu birlikle neyi kastediyorsunuz? Müslümanların birleşmesinden mi bahsediyorsunuz? Sizce şuanda Müslümanlar bölük pörçük bir haldeler mi?

 

Ö.S: Dünyanın halini görüyoruz. Bilhassa Müslümanların yaşadığı ülkelerde hep cahillik var, fakirlik var, ihtilaf var birbirlerine düşüyor insanlar. Bir türlü birlik ve beraberlik içinde olamıyor insanlar. Bundan dolayı da ayaklar altında eziliyorlar. Halbuki Kuran bize birlik olmayı emrediyor. Avrupa 1940’lı yıllarda birbirini öldürürken, şimdi bir birlik haline geldi. Amerika iç savaşında birbirini öldürürken, elli bir devlet bir araya gelip, birlik oluşturdular. Maalesef Müslümanlarda böyle bir şey yok. Bu yüzden de sürekli ayaklar altında ezilmeye mahkum hale geldiler. Bu birliktelikte ben sadece ülkeler arası birlikteliği kastetmiyorum. İki komşuda birlik içinde olabilir. Ya da bir kasabadaki, köydeki, şehirdeki, insanlar birlik olabilirler. Ama her halükarda bizim düşmanımız cahillik, fakirlik, İhtilaf yani karşılıklı anlaşamama, sürekli birbirine düşme, kendi içimizde kavga… Buna karşı sanat çok önemli. Birleştirici ve uyarıcı bir rolü var. Bilgi, ilim, marifet çok önemli. İttifak, birbirinin fikrini almak, konuşmak, danışmak çok önemli… Bu zamanda insan dahi de olsa tek başına hiçbir şey yapamaz. Zaman topluca hareket edip, ekipler kurma zamanı. Bunu kastediyorum. Yani bir bahar gelecek ama bu baharın bir takım şartları var ve bizim zemini hazırlamamız lazım. Mesela toprağı, suyu, tohumu buluşturuyorsun ve o ittifaktan bir ağaç çıkıyor. Bu fıtratta var zaten, biz sadece yapabilmeliyiz. Bu diğerlerini ezmek için değil, kendimiz ilerlemek, gelişmek ve daha güzel bir geleceğe yürümek için bunu yapmak durumundayız.

 

N.D: Geleceğe yönelik projeleriniz nelerdir? Genelde roman yazıyorsunuz, hep roman üzerinden mi gideceksiniz yoksa farklı projeleriniz var mı?

 

Ö.S: Geleceğe dönük bazı projelerim var. Mesela roman yazmayı sürdüreceğim. Benim asıl alanım roman. Bunun yanında gençler için bir lügat düşünüyorum önümüzdeki yıl. Bilhassa kadim metinleri, kültürel değerlerimizi taşıyan metinleri rahat okuyup anlayabilmeleri için bir lügate ihtiyaç var. Okullara gidiyorum, yine gitmeyi sürdüreceğim. Allah ömür verdiği sürece her zaman yaptığımı yapmaya devam edeceğim.

 

N.D: En başta artık mühendislik yapmıyorum sadece yazarım demiştiniz. Gençlerden sadece yazar olmak isteyenler ne yapsınlar?  Sadece yazar olmakla aç kalırlar mı?

 

Ö.S: Başlangıçta aç kalabilirler. Yazdıklarıyla geçinebilen yazarların sayısı çok azdır. Özellikle başlangıçtaki yıllarda sadece yazarlıkla geçinmek onları perişan edebilir. Bu zaten doğruda değil. Eğer geçimini de yazarlığa yüklerse o zaman kendi istediğini değil, yayınevinin veya okurun istediği şeyleri yazmak durumunda kalır. Çünkü kitap çıkacak ki, para gelsin. Bu onu samimiyetten uzaklaştırır. Böyle bir duruma düşmemek için ben mühendislik yaptım. Ben sanatın böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Yani bir hobi gibi adeta… Geçimini başka yerden sağlayacaksın. Hakikaten yazmazsam ölürüm ben diyeceğin şeyleri yazarsan, kalbinin meyvelerini yazarsan ortaya bir şeyler çıkar. Bunun daha dğru olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ben yazarlıktan para kazanırım, onu bir meslek olarak alırım gibi bir düşünceyi doğru bulmuyorum bu yanlış olur. Başka alanlardan bir meslek sahibi olunmalı ama yazmak arzusu ve yeteneği varsa, sürekli okuyacak, yazacak, hemen acele etmeyecek. Niye yayınlanmadı diye bıkmayacak, usanmayacak. Hatta yayımlanmayacağını bilerek yazıyorsa bir insan yazardır… Yazarlık bir hayat tarzı, bunu tercih ettiği zaman, her şeye o gözle bakacak. İnsanları gözlemleyecek, insanları anlamaya çalışacak. Birde gerek konuşmalarımda gerek yazılarımda şunu söylüyorum; bence yazarlık diye ayrıca bir meslek yok. Herkes yazıyor çünkü. Herkes yazmalı zaten. Hiç bir şey yazmasa mesaj yazıyor, mail yazıyor. Her halükarda güzel konuşmak, meramını doğru ifade etmek ne kadar önemliyse, yazı ile bunu ifade etmek çok önemli… Yazar olmak istiyorum kitabında da ben bunu söylüyorum, yazmak bir vasıtadır. Bir insan kendini tavırlarıyla, giyimiyle, konuşarak bir de yazarak ifade eder. Günümüzde internetin yaygınlaşmasıyla birlikte, yazma daha da önem kazandı. Kendi duygularını ve fikirlerini doğru ifade edebilen insanlar hem daha başarılı oluyorlar hem daha mutlu oluyorlar. Mesela sıkça duyarsınız; “siz beni yanlış anladınız” bu iki şeyden kaynaklanır, ya yeterince kelime bilgisi yoktur muhatabının. Senin o söylediğini yanlış anlıyordur, ya da sen doğru anlatamıyorsundur. Mesela ir duygu var o duygunun adını bilmiyorsun, bir düşüncen var o düşünceyi doğru ifade edemiyorsun. O zaman senin yazdığın mesajın, karşı taraftan doğru anlaşılmasını bekleyemezsin. Bunu kastediyorum.

 

N.D: Konuşurken artık herkes yazıyor ve yazmalı da dediniz. Herkes yazıyorsa gerçekten yazmak isteyenler bu yazanların arasından nasıl sıyrılacak?

 

Ö.S: Eğer hakikaten bir yeteneği varsa ve ipin ucunu bırakmıyorsa, geçici bir heves değilse, bir tutkuysa bu, kendisini de sürekli geliştiriyorsa bir sürü yayınevi, dergi var. Bir yerde bunu farkına varılır. Çok acele etmemek gerekiyor. Ben bakıyorum çok acele ediyor insanlar. Hemen istiyor ki kitabım yayınlansın, tanınmış bir yazar olayım. Hayat bu kadar müsait değil buna. Sabır ve istikrar lazım... Hemen netice beklememek lazım… Mesela bir ağaç dikiyorsun meyvesini on sene sonra alıyorsun. Diyelim ki mobilyacı olmak istiyorsun, yıllarca çıraklık yapıyorsun, kalfalık yapıyorsun sonra ancak güzel masalar, sandalyeler yapmaya başlıyorsun. Yazarlık ta bundan aşağı değil ki. Ama iyi şeyler yazıyorsan, hakikaten kayda değer şeyler yazıyorsan, bir şekilde onun farkına varılır.

 

N.D: Sorularımı cevaplandırdığınız için ve bana değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

 

Ö.S: Ben teşekkür ederim, ne demek.

 

Ömer Sevinçgül ile yaptığım bu röportaj beni gerçekten çok memnun etti. Hem tanıştığıma memnun oldum hem yazarlık hakkında fikirlerini benimle paylaştığı için memnun oldum. Hoş sohbetinden keyif aldım, düşüncelerinden feyz aldım. Şiirden, kitaptan, edebiyattan, sanattan konuştuk. Beni yine tatlı dilindeki tatlı sözleriyle uğurladı. Bu keyif verici sohbeti için kendisine gönülden teşekkür ederim.

11
0
0
Yorum Yaz